“90’lar öğrenci hareketliliğinden bugünün sivil alanına bir bakış: Tiyatro Dea’nın ‘Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri’ ekibiyle, üniversitelerin dönüşen yapısını ve gençliğin hak arayışındaki yerini konuştuk.”
Sivil Alan Araştırmaları Derneği olarak; üniversite koridorlarından faili meçhul cinayetlere, 80 darbesinin tortularından 28 Şubat sürecine uzanan bir kimlik arayışını ele alan ve Tiyatro Dea tarafından sahneye konan “Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri” oyununun yaratıcı ekibiyle bir araya geldik. Sema Elcim’in kaleme aldığı, Nagihan Gürkan’ın yönettiği ve Naz Çağla Irmak’ın tek kişilik devleşen performansıyla hayat bulan oyun üzerine gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide; 90’lı yılların öğrenci hareketliliğini, üniversitelerin dönüşen yapısını ve sivil alanda var olmanın dünü ile bugününü konuştuk.
Yazar Sema Elcim: “90’lı Yılların Gençliği, Değişim Umudu ile Karanlık Arasında Bir Zaman Dilimine Denk Düşüyor”
Ebru karakterinin ve onun İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ndeki arayışının hikayesi nasıl doğdu? 90’lı yılların Türkiye’sini bir genç kadının gözünden anlatan ‘Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri’ fikri nereden çıktı ve bu döneme dair hangi boşluğu doldurmayı hedeflediniz?
Sema Elcim: Türkiye siyasi tarihinin kendisini yenileyen bir yapısı var. Yaşayanlar değişse de yaşananlar zamanın gerekliliğine göre kendini yenileyerek tekrar ediyor. Yakın tarihimizi darbelerin şekillendirdiği gerçeğini de göz önünde bulundurarak, aslında her on yılda bir, politik düşünen, insan haklarına duyarlı, haktan ve emekten yana hareket etme gayretinde olan bir kuşak, geleceğe türlü travmalar bırakarak yok edildi. Dolayısıyla, 90’larda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne Bursa’dan gelen Ebru’nun da bilinçaltı, bu kuşakların bir kısmı romantik ama çoğu son derece acımasız hikayeleriyle dolu. Ben de o dönemi İstanbul Üniversitesi’nde geçiren bir birey olarak, Ebru’yla benzer kodlara sahiptim. Sol, seküler bir aile, 68’li anne-baba, 78’li amca, dayı. 90’lı yılların gençliği böyle bir zamana denk düşüyor. 80 ihtilalinin etkileri henüz çok canlı, bir değişim umudu olabilir mi derken, daha da karanlık bir on yıl. Yani o yıllar, kimileri için “90’lar popu” nu temsil etse de kimileri için son derece sert bir siyasi iklimin olduğu yıllardı. Ve bana göre, yazılması şarttı.

Oyunda 68 kuşağı öğrenci lideri olan dayı figürü üzerinden 80’ler ve 90’lar arasındaki öğrenci hareketlilikleri ve politik kimlik arayışları arasında bir köprü kuruluyor. Bu iki dönemin gençlik deneyimlerini nasıl karşılaştırıyorsunuz?
Sema Elcim: Bence en önemli fark, “kimlik arayışı”. Dayının döneminde sahip olunan kimlik, 90’larda aranan bir şeye dönüştü. Geçmişin sol mücadelesi, bir model gibi kopyalandı. Bence devrimci mücadele, kendisini güncelleyemedi. En kötüsü de uğruna mücadele edilen kesimler yozlaştı.
Manisalı Gençler Davası, faili meçhul cinayetler, Susurluk Kazası ve 28 Şubat Süreci gibi Türkiye tarihinin önemli ve acı olaylarını bir karakterin kişisel hikayesine entegre etmek nasıl bir araştırma ve yazım süreci gerektirdi? Bu olayların genç bir zihin üzerindeki etkisini derinleştirirken, tarihin kişisel hafızadaki yansımalarını nasıl ele aldınız?
Sema Elcim: Böyle alt alta koyunca dehşetle karşılanacak bu olaylar, aslında bu kadarla sınırlı değil. Sivas Katliamı, Gazi Olayları, Beyaz Toros’lar ve daha birçok başlık eklenebilir 90’lar karanlığına. Dediğim gibi, o yılları Ebru yaşında karşılayan bir birey olarak tüm bunların zihnimde ve kalbimde açtığı derin yaraları, bugünden bakarak değil, o gün hissedildiği gibi yazabilme ayrıcalığına sahiptim. 90’ların 2000’lere bıraktığı mirası bilmeden anlattım hikâyeyi. O kısmını seyirciye bırakmak istedim.
Oyunun tek kişilik bir performans olarak kurgulanmasının ardındaki temel sanatsal ve anlatısal tercih neydi? Ebru’nun kişisel arayışını ve içsel yolculuğunu bu formatla nasıl daha derinlemesine yansıtmayı hedeflediniz?
Sema Elcim: Yaşanan olayları ve anlatılan karakterleri Ebru’nun zihninden verme isteği, oyunun tek kişilik olmasının ana sebebi. Ebru, annesini, babasını, din öğretmenini ve diğer karakterleri kendi zihninden anlatıyor. Her birinin yerine geçiyor evet ama kendi olmaktan vazgeçmiyor, kendinden taraf bir anlatımı var. Dolayısıyla bu karakterlerin hepsine Ebru can vermeliydi.
Oyun, üniversiteyi sadece bir eğitim kurumu olarak değil, aynı zamanda siyasi ve kimliksel uyanışların yaşandığı bir alan olarak resmediyor. Günümüz üniversitelerinde bu tür bir sivil ve politik alanın varlığını nasıl değerlendiriyorsunuz ve gençlerin bu alandaki aktif katılımları konusunda ne düşünüyorsunuz?
Sema Elcim: Bence geçen yıllar içerisinde en derin kırılma burada yaşandı. Oyunda Ebru ve arkadaşlarının sloganlarından biri, “paralı eğitime hayır” idi hatırlarsanız. Bugünün şartlarında bu slogan ne kadar karşılıksız duyuluyor değil mi? Bugün üniversitelerde gördüğümüz, kitleselleşemeyen cılız yükselişlerden başka bir şey değil. Mevcut kuşağın gerçekliğini de göz ardı etmeden, ülkenin siyasal, ekonomik ve toplumsal gündemiyle ilgili bir fikir üretimi gayreti görmüyorum üniversitelerde kendi adıma. Bu değerlendirmeyi sadece Türkiye üzerinden yapmıyorum bu arada.
Ebru’nun “çaldığı kapılarda, kendi siyasi kimliğini arayışı” gençlerin siyasi katılımı ve aidiyet duygusu açısından ne gibi mesajlar içeriyor? Özellikle günümüz üniversite öğrencilerine kendi değerlerini ve duruşlarını bulma yolculuklarında hangi içgörüleri sunmak istersiniz?
Sema Elcim: Ebru’nun kendi siyasi kimliğini araması ne kadar naif duyuluyor, değil mi? Bana öyle geliyor ki, 90’lar gençliği bu naifliği temsil eden son nesildi. Omuzlarında geçmiş kuşakların sorumluluğunu taşıyor ve bir şey yapma zorunluluğu hissediyorlardı. Ama bu geçmişi idealize etmek olarak algılanmasın. Devrimcilik, içinde çağdaşlığı da barındırır. Gelecek yıl üniversiteye başlayacak bir oğlum var. Siyasi kimliğini Ebru’nun yolundan bulsun istemem doğrusu. O, Ebru’nun koşulları ve gerçekliğiydi. Bugün insanı, doğayı, hak ve özgürlükleri odağına alan siyasi yaklaşımın birçok yolu var. Yeter ki bu duyarlılıklara sahip bir birey olunsun.
Oyuncu Naz Çağla Irmak: “Sahnede Yalnızca Bir Karakteri Oynamıyorsunuz, Bir Hafızayı Taşıyorsunuz”

Canlandırdığınız Ebru karakterine hazırlanırken, 90’ların Türkiye’sini ve o dönemin üniversite öğrencisi olma halini anlamak için nasıl bir yol izlediniz? ‘Sen Ne Güzeldin Aşkımızın Şehri’nin hikayesini bugüne taşımak, bir oyuncu olarak sizin için neden önemliydi ve sizi en çok şaşırtan ne oldu?
Naz Çağla Irmak: Açıkçası hazırlık sürecinde çok fazla arşiv karıştırdım. Eski haber kayıtları, röportajlar, televizyon programları izledim; özellikle o dönemin ruhunu anlamaya çalıştım. “90’larda Çocuk Olmak” kitabı beni çok etkiledi mesela. Zaten geçmişe, yakın tarihe ve toplumsal hafızaya ilgisi olan biriyimdir; eskiden çok fazla 32. Gün, Siyaset Meydanı izlerdim, tekrar oralara döndüm. Ama beni en çok şaşırtan şey değişmeyenler oldu sanırım. Kuşaklar değişiyor, yıllar geçiyor ama bazı korkuların, baskıların, arayışların ve umutların hâlâ çok tanıdık olduğunu görmek insanı sarsıyor. O yüzden bu hikâyeyi bugüne taşımayı çok kıymetli buluyorum. Çünkü yalnızca geçmişi anlatmıyor, bugüne de ayna tutuyor.
Ebru’nun kendi siyasi kimliğini arayışı ve 68 kuşağı öğrenci lideri olan dayısının geçmişiyle kurduğu bağ, sizin için rolünüzü oynarken ne gibi duygusal katmanlar barındırıyordu? Bir üniversite öğrencisi olarak bu arayışla kişisel bir bağ kurabildiniz mi ve karakterin içsel dönüşümünü nasıl deneyimlediniz?
Naz Çağla Irmak: Her genç insan gibi ben de özellikle üniversitenin ilk yıllarında ait olma isteğini çok yoğun yaşayan biriydim. Bir topluluğa, bir fikre, bir kolektife yakın hissetme arzusu… O yüzden Ebru’nun arayışı bana hiç yabancı gelmedi. Hatta metni çalışırken beni kendi on yedi yaşıma, Taksim sokaklarında dolaştığım, içimin umutla ve değişim isteğiyle dolu olduğu zamanlara götürdü. Açık konuşmak gerekirse Ebru’yu anlamakta hiç zorlanmadım, çünkü ben de biraz 2000’lerin Ebru’larından biriyim. Onun kırılganlığıyla, öfkesiyle, yalnızlığıyla ve ait olma ihtiyacıyla çok kişisel bir bağ kurdum.
Oyunun geçtiği dönemin politik atmosferi ve Manisalı Gençler Davası gibi olayların gölgesinde bir karakteri canlandırmak, sahnedeki deneyiminizi nasıl etkiledi? Bu olayların ruhunu hissetmek nasıl bir sorumluluk yükledi ve performansa nasıl yansıdı?
Naz Çağla Irmak: Sanki o dönemde yaşanmış bütün yaraların, korkuların ve haksızlıkların ağırlığı omuzlarımdaymış gibi hissediyorum bazen. Ama ilginç olan şu ki, bu yük aynı zamanda bana büyük bir güç de veriyor. Çok ikircikli bir his aslında; hem ezici hem kuvvetlendirici. Özellikle finale doğru bu duygu benim için çok büyüyor. Çünkü yalnızca bir karakteri oynamıyorsunuz, bir hafızayı da taşıyorsunuz sahnede. Unutmamak, hatırlamak ve hatırlatmak gibi bir sorumluluk hissediyorum. Sanırım o duygusal yoğunluk da performansa doğrudan yansıyor.
Ebru karakterinin tüm hikayesini sahne üzerinde tek başınıza taşımak nasıl bir deneyim? Bu tek kişilik performans formatının, karakterin içsel çatışmalarını ve yalnız arayışını yansıtmada size ne gibi avantajlar ya da zorluklar sundu?
Naz Çağla Irmak: Ben sahnede tek başına olmayı çok sevdim aslında. Çok büyük bir sorumluluk ama aynı zamanda çok büyük bir özgürlük hissi veriyor. Düşersen seni kaldıracak kimsenin olmaması insanı çok canlı ve tetikte tutuyor. Ebru’yla oyuncu olarak kurduğum en güçlü bağlardan biri de bu yalnızlık hissi oldu zaten. O da hikâye boyunca çok yalnız; düşse kaldıracak kimse yok ve aidiyet arayışının temelinde de biraz bu var. Tek kişilik performans bana oyuncu olarak çok fazla şey öğretti. Her oyunda yeniden doğan canlı bir yapının içinde olmak, her seferinde yeni bir şey keşfetmek ve o “yeniye” izin vermeyi öğrenmek benim için çok değerliydi.
Oyunun yenilikçi dekor ve video art gibi multidisipliner unsurları, performansınızı nasıl etkiledi? Bu zengin görsel dil, Ebru’nun dünyasını inşa etmenize nasıl yardımcı oldu?
Naz Çağla Irmak: Aslında onlar benim sahnedeki en büyük partnerlerim. Ses, ışık, video art ve bunları uygulayan ekip arkadaşlarım… Tek kişilik bir oyun oynuyor olsam da kendimi hiç yalnız hissetmiyorum onların sayesinde. Ebru’nun zihninin içinde dolaşırken bana yol açan, onun dünyasını görünür kılan şeyler onlar oluyor. Bazen bir ışık değişimi, bazen bir ses geçişi ya da bir görüntü, oyunculukta kurduğum duyguyu bambaşka bir yere taşıyabiliyor. O yüzden ben onları yalnızca teknik unsurlar olarak görmüyorum; sahnedeki oyuncu arkadaşlarım gibiler.
Sizce bu oyun, günümüz üniversite öğrencilerinin kendi hakları, özgürlükleri ve politik duruşları üzerine düşünmeleri için nasıl bir kapı aralayabilir? Oyununuzun gençlerin sivil alandaki katılımını nasıl teşvik edebileceği konusunda neler aktarabilirsiniz?
Naz Çağla Irmak: Esasen oyunda dayının yazdığı ilk mektupta bunun cevabını buluyorum: “Yazdıklarından, siyasi konulara ilginin her geçen gün arttığını fark ediyorum. Yaşını gerekçe göstererek sana akıl verecek değilim. Ancak çok dikkatli ve bilinçli hareket etmeni tavsiye ederim. Kişinin politik gelişmesinde bence en önemlisi kendisini tanıması ve yerini belirleyebilmesidir. Başkalarının fikirlerinden, doğru bile olsa üstünkörü ve yüzeysel etkilenip bunu eyleme dönüştürmek, bazen zararının bedelini çok zor ödeyebildiğimiz sorunlar getirebiliyor.” Ben oyunun tam da burada bir kapı araladığını düşünüyorum. Çünkü bugün de gençler çok fazla bilgiye, görüşe ve tepkiye aynı anda maruz kalıyor. Böyle bir çağda insanın önce kendine dönüp “Ben ne düşünüyorum, ne hissediyorum, neye inanıyorum?” diye sorması çok kıymetli. Oyun, gençlere doğrudan bir fikir dayatmak yerine; sorgulamanın, araştırmanın, hafızayı diri tutmanın ve bireysel sorumluluk almanın önemini hatırlatıyor bence. Ayrıca şunu da hatırlatıyor: Sivil alanda var olmak sadece slogan atmak ya da çok yüksek sesle konuşmak değil; düşünmek, anlamaya çalışmak, birbirini dinlemek ve kendi vicdani pozisyonunu kurabilmek de bunun bir parçası. Eğer oyun sonunda genç bir izleyici salondan çıkıp kendi hayatına, ülkesine ya da geleceğine dair bir soruyu içinde taşımaya başlıyorsa, bence zaten en önemli temas kurulmuş oluyor.

















Görüşünü Paylaş
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir.