Dün Bugün Yarın: Kampüslerde Mücadelemiz

Dün Bugün Yarın: Kampüslerde Mücadelemiz

Her daim “bugün”e ait zannedilir bazı mücadeleler. Oysa LGBTİ+ hareketi yalnızca günümüzün değil, tarihin her döneminde, farklı biçimlerde yaşanan bir varoluş kavgası. Bu mücadele, ne bazılarının yakıştırmasıyla bir modanın eseri ne de yeni bir toplumsal dalgalanma. Aksine, yaradılıştan bu yana süregelen; bastırılmışın, yok sayılanın, ötekileştirilenin kendi sesini araması, bulması ve yükseltme çabası.

Yazan: Ramazan Eray Yarımkale

Kampüslerdeki LGBTİ+ hareketi 2000’lerden bugüne nasıl ilerledi? Ne istiyoruz?

Son yıllarda Türkiye’deki üniversite kampüsleri, bu varoluşun en canlı tanıkları hâline geldi. 2025 Onur Ayı’nda, neredeyse tüm kampüslerde lubunyalar seslerini duyurmak için yürüyüşler düzenledi, paneller ve etkinlikler gerçekleştirdi. Hacettepe, ODTÜ, Galatasaray, Boğaziçi, Yıldız Teknik, Koç, MSGSÜ, TAÜ, Sabancı gibi üniversiteler bu sene kampüslerinde onur haftaları ve yürüyüşleri düzenlediler. Peki, bugün bu denli kampüslerde yaşanan fırtınaların esintileri ne zaman başladı? 

2000’ler, Gezi Direnişi, OHAL…

2000’li yılların başlarında, üniversite kampüslerinde LGBTİ+ öğrenci grupları genellikle küçük ve çoğu zaman görünmez yapılar halinde var oluyorlardı ama o görünmezlik içinde bile bir şeyler filizleniyordu. Zamanla BULGBTİA+’nın açılması ardından ODTÜ LGBTİ+ Dayanışması, Bilgi Üniversitesi derken İstanbul Üniversitesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi gibi kurumlarda da benzer dayanışma ağları filizlenmeye başladı. 

2013’teki Gezi Direnişi, yalnızca bir politik uyanış değil, aynı zamanda üniversitelerdeki LGBTİ+ örgütlenmeleri için de bir sıçrama noktası oldu, kampüslerde daha çok görünürlük kazanıldı; LGBTİA+’lar artık yalnızca özel alanlarda değil, kamusal alanlara da taşıyor kampüslerden sokaklara dökülen öğrenciler  arasında alanlarda kendilerini ifade etme imkanları bulmaya başlıyorlardı. Tabii o sene yaşanan ve muhteşem bir kalabalıkla istiklal caddesinde yapılan onur yürüyüşünü unutmak elde değil. Ancak, 15 Temmuz 2016 sonrası ilan edilen Olağanüstü Hâl (OHAL) sürecinin bu kazanımları tehdit etmeye başlayacağı,  iktidarın kendi çıkar politikalarına ve emellerine alet olacağı ilk günden aşikardı. Üniversitelerdeki LGBTİ+ etkinlikleri yasaklandı, kulüplerin faaliyetleri engellendi. Yine de mücadele yılmadı. ODTÜ Onur Yürüyüşü her şeye rağmen sürdürüldü. 2019’da yürüyüşe yapılan polis müdahalesine rağmen öğrenciler arasında büyük bir dayanışma örüldü. Aynı yıl Boğaziçi Üniversitesi’nde de benzer baskılar yaşandı. 2021’de, Melih Bulu’nun rektör olarak atanmasına karşı düzenlenen protestolar sırasında LGBTİ+ sembolleri hedef alınarak BÜLGBTİ+ kulübü kapatıldı. 

“Aile yılı”nda kampüslerdeki lubunyalar sesleniyor

Velhasıl günümüze gelirsek içinde bulunduğumuz 2025 yılı, hükümet tarafından “Aile Yılı” olarak ilan edilmişken, kampüslerde lubunyaların sesi hiç olmadığı kadar yüksek çıkıyor. Tüm kısıtlamalara, baskılara ve hedef göstermelere rağmen ODTÜ, Koç, BOUN, MSGSÜ, YTÜ, Hacettepe, Galatasaray, TAÜ ve Sabancı gibi üniversitelerde öğrenciler Onur Ayı etkinliklerinde bir araya gelmeye, yürüyüşler düzenlemeye, forumlar gerçekleştirmeye devam ettiler. Bu yürüyüşler, etkinlikler ve okullarda düzenlenen onur ayı haftaları bir hafızanın, bir geleneğin ve direnişin taşıyıcılarıydı. Yürüdük, konuştuk, direndik ve direnişimizi bir hafızayla, bir gelenekle, devraldığımız bir inatla ördük. Zira bu mücadele, bugünün kampüslerinde başlamadı. Ancak bugün, kampüsler bu mücadelenin belki de en gür yankılandığı mekânlara dönüşmüş durumda ve bu ses, bastırılamayacak kadar derin, zaten görmezden gelinemeyecek kadar haklı. 

Ne istiyoruz?

Peki, ne istiyoruz? Aslında çok şey değil: Onurlu, eşit, özgür bir yaşam. Kampüste alay edilmeden, tehdit edilmeden var olmak, fikrimizi korkusuzca söyleyebilmek, kulüp kurabilmek, film gösterebilmek, afiş asabilmek. Şöyle bir düşününce hiç de uçarı kaçarı şeyler değil. Hatta bazen hâlâ talep edilmesi ya da yapılamıyor oluşu komik bile duyuluyor. Üniversite kampüsünde eşit imkânlar ve ayrımcılık olmadan okumak herkesin en doğal hakkı. Bunu talep etmek, iktidarın eliyle marjinalize edilmeye çalışılsa da durumun absürtlüğü aşikâr. Yani, başkalarının zaten doğuştan sahip olduğu haklara erişebilmek. Bu taleplerin bile radikal sayıldığı bir düzende, mücadelemizin meşruluğu değil; bu taleplerin neden hâlâ “mücadele” konusu olduğu sorgulanmalı. Hele ki “Aile Yılı” adı altında LGBTİ+ varoluşun sürekli hedef gösterildiği, hukuk ve idare eliyle kampüslerin, üniversitelerin yönetimlerinin ve bileşenlerinin giderek polisleştirildiği,kampüslerde polis devlet politikaların günden güne yükselerek okullara çevik kuvvet ve sivil polislerin alınmaya başlandığı bir dönemde. 

Fakat tüm bu baskılara rağmen susmayan bir kuşak var artık. Kendi bedenini, kendi ismini ve kendi sesini, kendi istediği gibi sahiplenmek isteyen gençler. Her gün mücadelesi büyüyen bu ülkede umutsuzluğa itilmeden, geleceğinden vazgeçmeden “Biz de buradayız” diyen ve “Bu kampüsler bizimdir, bizim kalacak” diye haykıran. Darbe kurumu YÖK’ün üniversitelerdeki politikalarından sokaktaki iktidarın politikasına, polisin yan bakışına,  atılan laflara aldırmadan her gün var olan, adım atan mücadeleyi ören birileri bastıra bastıra burada artık. 

Bu nedenle Onur Ayı yalnızca gökkuşağıyla süslenmiş birkaç pankart ya da birkaç etkinlik değil. Onur Ayı, bir hafızanın yeniden hatırlanışı, bir direnişin yıldönümü. Her kampüs yürüyüşü, yasaklara rağmen atılan her adım, bu hafızaya kazınan yeni bir iz. Çünkü unutmayalım: Hafızasızlık, iktidarın en güçlü silahı  ve biz, unutmayı reddediyoruz inatla herkese hatırlatacağız diyoruz. 

Gelecekte bu yazılar belki de bir tarih dersi olarak okunacak. Gençler kampüslerde neden yürüdü, hangi afişler yasaklandı, hangi şarkılar söylenemedi, kimler susturulmaya çalışıldı diye soracaklar. Belki de bu mücadeleyi romantize etmeye çalışacak bazıları. Oysa biz biliyoruz: Bu mücadele ne romantik ne de nostaljik; bu mücadele çok gerçek, çok şimdi ve hâlâ çok gerekli. 

“İnadına buradayız”

Ve belki tam da bu yüzden, bugün yeniden sormak gerekiyor: Bunca yıldır görmezden gelinen bu sesler artık bu kadar gür çıkıyorsa, neden hâlâ duyulmuyor? Ve ne zamana kadar kampüslerimizde eşit koşullarda okumak bizlere üniversite yönetimleri tarafından sanki bir talep değil de bir lütuf gibi sunulacak? 

En acil sorulardan biri şu: Bu ülkenin üniversitelerinde herkes için hak olan şey, neden lubunyalar için hâlâ bir mücadele? Çünkü kampüste bir afiş asmak, bir etkinlik yapmak, bir kulüp kurmak bizim için sadece bir faaliyet değil; aynı zamanda bir direniş. Her etkinlikte, her bildiride, her forumda bizler tehditlere maruz kalırken, varoluşumuzu ahlâk ya da güvenlik maskesiyle sansürlemeye çalışanlar aslında neyi amaçladıklarının farkındalar. Görünürlüğümüzden rahatsızlar, korkuyorlar. Çünkü görünürlük, yalnızlaştırılmış olanı yan yana getirir, sesleri birleştirir. Bugün kampüslerde yükselen bu ses yalnızca lubunya öğrencilerin değil; aynı zamanda onların yanında duran, özgür bir üniversite hayal eden herkesin sesi. Bu, yalnızca bir kimlik meselesi değil; aynı zamanda akademik özerklik, ifade özgürlüğü ve çoğulculuk meselesi. LGBTİ+ kulüplerinin kapatılması, yalnızca lubunyaların değil; üniversitenin düşünen, sorgulayan ve çoğalan doğasına vurulan bir darbe. Ve bu darbe, yalnızca siyasi değil. Aynı zamanda toplumsal, kültürel, gündelik. Kimi zaman bir hocanın imasında, kimi zaman bir öğrenci topluluğunun dışlayıcı tavrında, kimi zamansa kantincinin, okul memurunun ya da yemekhane sırasında sıra arkadaşının bakışlarında hissedilir. Bu yüzden lubunya mücadelesi yalnızca hukuki değil; aynı zamanda duygusal, kültürel ve toplumsal bir mücadele. Kalplerde ve zihinlerde süren uzun soluklu bir yürüyüş. Her saniyemizde, her adımımızda, her nefesimizde bizimle. Ama biliyoruz: Her yürüyüş bir iz bırakır ve bu izler birikir. Bugün kampüslerde gökkuşağı bayrakları dalgalanıyorsa; dün o bayrakları taşıyanların cesaretiyle, teriyle, bedeliyle olmuştur. Bizler o izleri taşıyoruz; bazen bilerek, bazen farkında bile olmadan.Biliyoruz ki bu izler bir yol çiziyor bize ve o yolda yürüyenler giderek çoğalıyor. Bizden sonrakilerde de büyüyecek bu iz; her yeri kaplayacak rengârenk bir mürekkep lekesi olacak. İsteseler de silemeyecekler. Biz yalnızca var olmak değil, yaşamak istiyoruz. Korkmadan, saklanmadan, eksiltilmeden. Sadece insan olduğumuz için, insanca yaşamak için. Mücadelemiz, kazandıklarımız kimsenin lütfu da değil bize, doğduğumuzdan beri süregelen ve ölene dek bitmeyecek bu kavgadan yükselen ateşin hediyesi, göründüğümüz her an. Her şeye rağmen hâlâ umutluyuz ve bu umut, susturulamayan, yasaklanamayan, yok sayılamayan bir hakikat gibi büyüyor. Ne alkışlanmak için, ne de “sevilmek” için değil; mücadelemiz, “İnadına buradayız” demek için.

Unises
ADMINISTRATOR
PROFILE

Posts Carousel

Görüşünü Paylaş

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir.

Latest Posts

Top Authors

Most Commented

Featured Videos